Beni neden tıktınız bu odaya? Kapalı alanlar benim için değil; ben dilediğim gibi dolaşabilmeliyim.
Tavanların altı yerim değil benim. Ben gözümü açınca üstümde gökyüzünün ebedi mavisini bulabilmeliyim.
Saten boyalı duvarların, cilalanmış parkelerin, plazma televizyonların, kristal taşlı avizelerin ve ipek perdelerin görselliği benim için değil… Ben siyah gecelerin serinliğini içime çekip yangınımı söndürebilmeliyim.
Tavanlar, duvarlar ki en sağlamlarını yıkmaya bir yiğit nârası yeterdi.
Ey içinde esir muamelesi gördüğüm odanın duvarlarını yıkacak mukaddes yumruk, nerdesin?
Ben bu tuğlaları, parmaklıkları geçit vermeyen kafesten kurtulabilmeli, o eski ruhumu yeniden hatırlayarak ,aslında bana zarar veren bu ipeksi ve yaldızlı parıltıyı yolabilmeliyim.
Perdeler arkasında günler ne kadar kısa, geceler ne kadar basık!
Ben doğmuş güneşle, doğacak ayla karşı karşıya olabilmeli ve doğudan batıya, batıdan doğuya ruhumun uzanabildiği kadar yere gölgemi salabilmeliyim.
Bakışlarımla ancak ona selam verebilmeli; ruhumla yalnız onun selâmını alabilmeliyim.
Ben yaldızlı camekânların, ipekli perdelerin , saten boyalı odaların değil; boyasız ve pörsümüş duvarların hemen dibindeki kararmış kuzinenin önünde bağdaş kurarak muhibbi olabilmeliyim. Ve içimdeki küçücük çocukla beraber masum ışığımı yakalayabilmeli, gölgemi yağmurun altında eğlenceli bir halde ıslanarak aramaya çalışmalıyım.
Dilim yalnız onun türküsünü söyleyebilmeli, görmüyorsa da yine ısrarla mühürlü gözlerine dalıp aşkın marşını çalabilmeliyim.
Ve eskimeyen ruhumla şu cafcaflı fakat basık odanın görülmeyen karanlığına, yüreğimle mühürleri kazıyarak göklerin masmavi suyuna dalabilmeliyim.
Abdurrahman KARAL